RSS

Pedalşörler Anadolukavağı Bisiklet Turu / 20130825

Kadıköy’den toplanma noktamız Üsküdar İskelesine ulaştığımda tüm ekip hazır beni bekliyordu, güya bende kaptan olacağım! Herkes bana hoş geldin dedikten sonra teker döndü: saat 08:28. Grubun önüne Scott Sporter 30 Şafak geçerken Corratec X-Vert Motion Irkın ve Scott Aspect 50 Erdal grubun ortasında ben ise en arkadan grubun temposunu ayarlayarak bölünmesini elimizden geldiğince önledik.

Tek sıra halinde İstanbul’da bisiklet sürerken dikkat edilmesi gereken bir numaralı ilçe Üsküdar sınırlarında ilerlemeye başladık. İlk rampamız Beylerbeyi çıkışı olup grup olarak zorlanmadan çıktık ve Çengelköy’ün trafiğine yakalanmadan Beykoz sınırlarına girdik. Burada 6 kişilik bir ekip yolu takip edip adeta bir kaçış grubu oluşturarak Küçüksu Deresi boyunca sağa girip 100 metre içerden sola dönerek Anadolu Hisarı önüne çıkmış; haliyle biz de Irkın ile birlikte peşlerine düşüp yakalamaya çalışırken öğrendik ki kaçış grubu diğer kalanlarla buluşmuş.

2013-08-25 09.41.27Pit-Stop işbaşında

Tüm ekip toparlanıp yeniden yola koyulduğumuzda pazar sabahı olmasından faydalanarak 20 km/s ortalama hızla Beykoz içinde seyrediyorduk ki Küplüce Rampası bizi karşıladı: ortalama 5 dakika içinde zorlanmadan rampayı çıkıp inişe geçtiğimizde Corratec Harmony Gent Mustafa’nın arka tekeri patlayınca Cannondale F5 Trial Hasan ile kenara çekip teknik marifetlerimizi konuşturup 5 dakika kadar kısa bir sürede lastiği değiştirip yola koyulduk. Bu esnada önden gidenler Yalıköy’ü geçip Beykoz çayırında çay molası vermişti. Onlarla buluşup kısa bir su molası verdikten sonra Scott Aspect 50 Erdal işleri olduğu için aramızdan ayrıldı, kendisini yolcu ettik.

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu8

Sabah güneşinin yakıcılığı altında Hz. Yuşa Tepesine doğru uzanan Güzeltepe Rampasını tırmanmaya başladık. Rampa çıkışında Merida Crossway 10 Murat ve yılların eskitemediği emektar bisiklet sporcusu Scott Sporter 30 Şafak abi ile tatlı bir rekabet halindeydik; performans attırıcı güzel şeyler bunlar, hem de dostluk pekiştirici. Esas çay molası vereceğimiz yol üzerindeki üçüncü gözlemecide soluklandığımızda saat 11:00 idi.

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu7Motorize Lojistik Ekip: Savaş ve Şafak ya da Şafak ve Savaş

Biz üçümüz rampa sonunda gelenleri beklerken Savaş abi ve oğlu Barış motorları ile çıkageldiler, hem de yanlarında ev yapımı kek ile birlikte. Bu esnada Cannondale F5 Hasan, Salcano Insomnia 10 Ahmet, Salcano İnsomnia Sram Harun, Corratec X-Vert Montion Irkın, Corratec Harmony Gent Mustafa geride kalanları beklemeye başladık ki, Savaş Abi durum raporu verdi: geride 3 kişi var bir bayan iki erkek, zayıf olan yürüyerek çıkıyor rampayı. Dedim Merida Crossway 40 Takımı bu: Kerem, eşi Sevda ve Murat!

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu6

Rampayı iyi dereceyle çıkanları kaptan olarak tebrik ediyorum,

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu2Savaş Abinin getirdiği kekleri silip süpürdük.

Tüm ekip toplandıktan sonra gözlemecinin arkasındaki ahşap balkona geçip Savaş abinin getirdiği kekleri çay eşliğinde yedik, sohbet ettik, güldük eğlendik. İki masada farklı konular konuşulsa da ortak nokta bisikletti yine. Özellikle bizim oturduğumuz ihtiyar heyeti masasında eski anılar, bilinmeyen ustalıklar konuşulup durdu. Muhabbet herkesi sarıp sarmalamadan yarım saat sonra kalk düdüğü öttü: malum her çıkışın bir inişi var!

Anadolukavağı merkezine inen rampayı 3 dakikada indik ve kendimizi sahilde bulduk: ortalık ana baba günü, mayosunu kapan denize koşmuş! Gerçi bizde bisikletlerimizi alıp pedalladık, farklı mı? Üsküdar – Anadolukavağı bu noktada uydu destekli ölçümle yaklaşık 36 km tuttu. Denize girmek için uygun bir nokta bulup denize girenler ve girmeyenler olarak ikiye ayrıldık.

2013-08-25 12.00.07

Savaş, Şafak, Ahmet, Irkın ve Kerem denize girerken kalanlar da kıyıda oturup sohbet etti, ben de iskeleye geçip geçen ay gittiğimiz Gözde Restoranta (+902163202568 / +905382038595) uğrayıp geldiğimizi haber verip masa ayırttım ve geri geri döndügümde deniz sefası bitmişti. Ayak üzeri konuşup deniz canavarlarının kurulanıp giyinmesini bekledik ve iskeleye doğru yola koyulduk.

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu4Pedalşörler gurme turu…

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu5Midye yiyecekseniz uğrak noktanız Anadolukavağı olmalı

Gözde Restoranta kapıda karşılanmak ve garsonlar tarafından tanınmak (nasıl tanınmayalım ki?) güzeldi. Masalara yerleşip midye, kalamar, patates, köfte, balık yiyip biralarımızı içtikten sonra sohbete daldık, memleketi kurtardık, bisikletler hakkında konuştuk, hem de bayağı bir konuştuk: donanımlar, fiyatlandırmalar, hangi dükkanın işçiliği güzel, fiyatları uygun, pahalı, hangisi boktan, kim daha iyi sürer… Bu esnada Hasan yline birilerinin kanına girip Anadolufeneri’ne doğru pedalladı, bu sefer ki kurbanı: Bianchi AFX9001 Israfil.

Bisikletli 9, motorize 2 kişi saat 14:30′da yola koyulduk. Karşımızda Anadolukavağına girerken 3 dakikada indiğimiz Macar Tabyası Caddesi (uzunluk: 1.7 KM, ortalama eğim %9.2, rakım 152 metre) karşımızda muzaffer bir komutan edasıyla duruyordu. Kendim için çok iyi bir sürede, 10 dk. 46 sn., rampayı tırmanıp mola vermek için yine gözlemecide beklemeye başladım. Ne göreyim! Savaş abi ve oğlu Barış motor gücüyle rampada dolu mideyle güneşin altında kavrularak pedal basan Pedalşörlere nispet yaparcasına ekşi ayran içip peynirli gözleme yiyorlardı! Hangi arada geldiniz de gözleme söylediniz, yediniz… 10-25 dakika arayla rampayı tırmanıp yarım saat dinlenme molası verip Savaş abinin aldığı acıbademleri çayla birlikte yedikten sonra 300 metre kadar düz yolda sürdük, ardından da Beykoz çayırına doğru rampa inişine başladık.

Bu noktadan sonra hedefimiz 90 dakikada Üsküdar sahiline sorunsuz bir şekilde ulaşmaktı. Tek sıra halinde yoğunlaşan akşam trafiğine dikkat ederek sürmeye başladık. Beykoz Yalıköy ve Üsküdar Çengelköy civarı trafik eğlence mekanları yüzündün dar alanda sıkışıp az da olsa sürüşümüzü engelledi: kah inip kah yavaşca sürerek Çengelköy cehenneminden çıkıp Beylerbeyinden Üsküdar’a geçtik, her yer mangal kokusu… Üsküdar sahiline vardığımızda 75 dakikada hedefimize ulaşmıştık. Kerem, Sevda ve iki Murat’ı burada yolcu edip Ben, Irkın, Harın, Ahmet ve Mustafa ile sahilden Harem üzerinden Kadıköy’e doğru Pedalladık. Savaş abi ve oğlu Barış ise Beykoz’da bizden ayrılmıştı zaten; biz pedallarken onlar çoktan eve varmıştı bile.

İnanın Normandiya Sahillerine çıkartma yapmak, Nazi yaylım ateşinden kurtulmak Üsküdan iskelesinden geçip gitmekten daha kolay; böyle bir araç, insan trafiği, karmaşası olamaz! Güç bela da olsa araç trafiğinden sıyrılıp trafik ışıklarının da yardımıyla Harem’e dek önümüz arkamız boş, araçlar tarafından taciz edilmeden 25 km/s hızla Kadıköy yoluna girdik, buradan da GATA’nın arkasından Haydarpaşa Köprüsünden Kadıköy merkeze geldik. Sahile inmek için Boğa’ya tırmandık ve buradan Fenerbahçe üzerinden Bağdat Caddesini kullanarak sürmeye başladık. Göztepe civarında Harun ayrılırken, Caddebostana gelmeden önce Mustafa ayrılmıştı bile. Kazalardan ders çıkartıp anayoldan sürmek yerine bisiklet yolunu tercih ettik, Irkın’ı Küçükyalı’da yolcu ettikten sonra Ahmet’de Maltepe girişinde ayrıldı. Tek tabanca eve çıkmadan önce bisiklet yolunu işgal eden mangalcıların fotoğraflarını Trafik Genel Müdürlüğüne ihbar etmek için çektim ve Maltepe eski fabrikalar mevkiinden Koruma Köprüsünü arkamda bırakıp Orhangazi Caddesi Rampasını tırmanarak eve doğru yola koyuldum.

Güzel bir gelişme de şu oldu: Neyzen Ahmet ile Küçükyalı – Maltepe arasında pedallarken mangal müptelası trafik magandalarının bırakın bisiklet yolunun önüne yaya kaldırımına park eden arabaların fotoğraflarını çeken özel güvenlik görevlilerinin olması sevindirici bir gelişmeydi.

Kazasız belasız, yanlış yola sapıp da kaybolmalar olmaksızın sadece teker patlağı ile turu tamamlamak gerçekten güzeldi. Daha güzel olan ise birbirimize rampalarda, akan trafik içinde yanyana sürerek yardımcı olup zoru kolaylaştırmamızdı. Katılan ve kaptanlık sınavında bana destek olan tüm Pedalşörlere teşekkür ederim. Kısa ve net: kaptanlık zor ama zevkli, sorumluluk isteyen bir görev.

Katılan Pedalşörler

  1. GIANT ATX Pro Mahsus (kaptan, artçı)
  2. Corratec X-vert Motion Irkın (yardımcı kaptan)
  3. Scott Sporter 30 Şafak (öncü, rota sorumlusu)
  4. Scott Aspect 50 Erdal (ortacı)
  5. Merida Crossway 40 Sevda
  6. Merida Crossway 40 Kerem
  7. Merida Crossway 40 Murat
  8. Merida Crossway 10 Murat
  9. Cannondale Trail F5 Hasan
  10. Bianchi AFX9001 Israfil Akbaş
  11. Corratec Harmony Gent Mustafa
  12. Salcano Insomnia 10 Ahmet
  13. Salcano Insomnia SRAM Harun
  14. Motorize Savaş (lojistik destek)
    1. fasulye Barış

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu3

Toplam mesafe:85,34 km (53,0 mil)

Toplam süre:10:57:53

Hareket süresi:5:47:18

Ortalama hız:7,78 km/sa (4,8 mil/sa)

Ortalama hareket hızı:14,74 km/sa (9,2 mil/sa)

En yüksek hız:45,18 km/sa (28,1 mil/sa)

Ortalama tempo:7:43 dk/km (12:24 dk/mil)

Ortalama tempo (hareket halinde):4:04 dk/km (6:33 dk/mil)

En yüksek tempo:1:20 dk/km (2:08 dk/mil)

En yüksek irtifa:216 m (709 fit)

En az irtifa:27 m (88 fit)

İrtifa kazancı:1490 m (4888 fit)

En yüksek eğim:% 25

En az eğim:% -33

Kayıt zamanı:25 08 2013 08:13

Strava:http://app.strava.com/activities/77436517

Google MyTracks:https://maps.google.com/maps/ms?msa=0&msid=217606690072783065021.0004e4cb7c9cf80f91232

Diğer detaylı bilgilere, grafiklere yukarıda yer alan bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

20130825_Pedalsorler_Anadolukavagi_Bisiklet_Turu 2013-08-25 19.22.40

 
3 Yorum

Yazar 26 Ağustos 2013 in Bisiklet

 

Etiketler: , ,

Okudum: Kardeşimin Hikayesi

Okunma tarihi: 15 Mayıs 2013, bir günde okunup bitti.

Orhan Kemal Roman Armağanı alan Son Ada (2008) romanı ile büyük bir travmayı 184 sayfaya sığdırmayı başaran Livaneli çok okumuş, çok görmüş, geçirmiş dinlemiş ve üretmiş bu uğurda sürgün yemiş bir müzisyen, yazar, siyasetçi, sanatçı olarak ne yazık ki çok okumuş, kaşarlanmış kitap çok sever  okuru etkisi altına alamıyor. Çünkü karşımızdaki alegorik bir roman değil, bir cinayet arkaplanında merak öğesi baskın bir kurmaca. Dolayısıyla kitap bitince aklınızda kalan sürükleyici olması.

 

    Zaten bu oltayı Serenad (2011) romanında yutanlar Kardeşimin Hikayesi’nde ne yazık ki yutmuyor, kaba bir hapmışçasına yutamıyor. Çünkü çok okumuş aklında birçok yazardan cümle, sözcük öbeği, fikir, hikaye, kurgu kalmış, bunlarla yetinmeyip düşünceler üretmiş kitap çok severler Kardeşimin Hikayesi ile bu eserler arasında örtüşmeler, esinlenmeler bulunca geriye sadece kitabın iki öğesi kalıyor: merak uyandırıcı olan sürekleyici ve yalın dili.

 

    Romanın derinlikli çizilmiş, bize siyah, beyaz ve gri tonlarıyla etraflıca tanıtılan tek karakteri var: Ahmet Arslan ki, kendisi zaten romanın baş kahramanı, sinema diliyle başrolü. Geri kalan tüm roman kişileri (gazeteci kız, cinayete kurban giden Arzu Kahraman ve onun kadersiz eşi Ali Kahraman, gündelikçi Podimalı Hatice Hanım ve onun engelli oğlu Muharrem ile hiç çalışmayan eşi, işgüzar Bakkal, köpek Kerberos, kardeş Mehmet Arslan, tercüman Ludmilla ve büyük aşk Hristiyan İkonalarının yeryüzü timsali Olga) yüzeysel kalıyor ya da duyuları yerli yerinde olmasına karşın; aslında bunların üstesinden gelip, hükmeden diktatörü yendiğini söylüyor olsa da; artık ego, dostluk, aşk, nefret, kıskanma, öfke, pişmanlık gibi duygulardan yoksun Ahmet Arslan bilerek böyle aktarıyor. Derinlemesine işlenen bir karakter olarak kurgu mu yoksa gerçek mi oyduğu okura bırakılan Ali-Arzu Kahraman çiftinin çocuklarının bakıcısı Svetlana. Ufak bir hatırlatma, Svetlana üzerinden kısaca Bulgar zulmü ve sınırın öte tarafında kalan Türklerin çilesi, Trakya halkının Bulgarlara olan bakışının anlatılması ise söyleyecek toplumsal bir mesajım var kaygısı değil de nedir?

 

    Özellikle değinmek istiyorum, çünkü bu konuda merak duygumu bastıramıyorum: Livaneli reklam kokak satırlar yazmayı ne zaman bırakacak? Ünlü markaların bizzat ürünlerinin isimlerini satırlarına konumlandırarak yazması 67 yaşına gelip de popüler kültüre uyum sağlamış bir eski tüfek görüntüsünden çok parasal etkilerden ötürü gibi. Yoksa 325 sayfalık bir kurguyu yazmak için bilmem kaç sözcüğü satırlara dizen yazar markanın adını aldığı nesneyi mi yazamayacak? Ayakkabı, tablet, araba, votka, viski sözcükleri ne güne duruyor?Unutulan birkaç ürün için anlaşma sağlanamamış galiba: dizüstü bilgisayar, soğuk bira, hava derecesine göre giyilen gömbelk-pantolon-ayakkabılar, cep telefonu, ses kayıt cihazı, çanta, jandarmanın pikabı…

    Satırlarda firma isimleri ve ürünlerinin markalarını kullanmak baş kahramanın okumayıp burnunu kıvırdığı o boyalı basın, gazetelerin havalı köşe yazarlarının parasal ilişkilerle köşelerine taşıdığı, ürün, marka, mekan, kişiyi öven, tanıtan, göklere çıkartıp okur kitlesine pazarlayan ama kıyısında köşesinde bu bir reklamdır ibaresi bulunmayan ama basbayağı reklam ve tanıtım kokan haberlerine benzemiş. Günümüzün vazgeçilmezi diziler bile başlamadan önce uyarıyorlar: seyredeceğiniz bu programda ürün yerleştirme reklamı yapılmaktadır. Kısacası ne yaman bir çelişkidir bu böyle!

 

    Son Ada romanında böyle bir şey çıkmazken okurun karşısına Serenad ile başlayan satır aralarında marka/ürün yerleştirme gördüğümüz kadarı ile Kardeşimin Hikayesi romanında zirveye ulaşmış.

 

    Tamam yazar çağı yakalamalı, içinde yaşadığı zaman ve mekanı, gelişmeleri satırlara taşıyıp kurgusunu bu kaynak ve ya çöplükten besleyerek oluşturmalı. Kısaca zamanın ruhunu yakalamalı. Ama kölesi de olmamalı.”Para denilen şey nesneleri satın alır duyguları değil. Duyguları biriktirebilmek için yine parayla satın aldığımız kitapları okumalı, edebiyata sığınmalıyız.” Tam olarak olmasa da böyle bir cümle vardı kitapta, sayfaları karıştırdım ama bulamadım.

 

    Kitap Agatha Christie’nin cinayet romanları, Yasunari Kavabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar ve bu romana güzelleme yapan Gabriel Garcia Marquez’in Benim Hüzünlü Orospularım, Vedat Türkali’nin Kayıp Romanlar ve yazarın kendi eseri Serenaddan esintiler taşıyor.

    Kavabata, Marquez ve Türkali’de yaşı geçkin ama içi genç herkesten farklı erkek ile genç, diri vücudu cinsel arzularla dolu ve bir o kadar da bakılanmış, ama erkeğe yabancı bu zamana uygun kadına duyulan gizli istek ve korkak bir aşk benzer bir şekilde Kardeşimin Hikayesinde karşımıza çıkıyor. Her ne kadar ayrı imiş gibi dursa da dört roman benim izlenimlerim bu yönde, her satırda bu üç roman geldi aklıma. Nasıl ki Marquez’in 90 yaşındaki azgın ihtiyarı 14 yaşındaki delgiadina’sı ile kendince erotik bir oyun oynar, onu seyreder, onu besler, yardım eder ve böylece tatmin olur Livaneli’nin romanı Kardeşimin Hikayesi’nin baş kahramanı Ahmet Arslan da Arzu Kahraman cinayetini araştırmak için Podima’ya gelip kapısını açalan gazeteci kızdan hoşlanır, onunla kedi-fare oyunu oynar. Çünkü bu oyun tek düze hayatına giren tek farklı şeydir, üstelik kendi hayatı da diğer insanlara ya merak ya da saçma derecesine farklı gelmektedir. Her iki romanda esinlendiği romanlardan alıntılarla selamlar okurlarını: Marquez, Kavabata’dan, Livaneli de İnhitaz Hüseyin ve Bin Bir Gece Masalları’ndan. Zaten Ahmet, anlatacak başka hikayesi kurgulayacak başka gerçekliği kalmayınca da gitmeyi seçti ve gitti; tıpkı dinleyecek başka bir hikaye kalmayınca gitmeyi tercih eden gazeteci kız gibi, tıpkı başka sır kabul etmeyen kardeşi Mehmet gibi.

 

    Livaneli her ne kadar Ahmet Arslan’ın ağzından cinayet romanlarının olay örgüsünü eleştiriyor görünse de pekala onların izinden gidiyor. Arzu Kahraman cinayeti olayların gelişmesi; dahası Ahmet Arslan’ın içinde büyüttüğü hikayesini kurgulayarak anlatacağı bir ortam sağlıyor, bu durumdan memnun aslında. Bir tek memnun olmadığı an var: Mehmet’in bir gece ansızın çıkıp gelmesi. Bu memnuniyetsizliği de Mehmet’in gitmesi ile sona eriyor. Artık hikayesini ölü keşişlerden sonra yeryüzünde bir canlı dinleyecek, ortak olacak ve sonrasında devlet bilecek. Üç merak öğesi var romanda: Katil kim? Mehmet Arslan’ın hikayesi nasıl bitecek? Gazeteci kız ile bir ilişkisi olacak mı Ahmet Arslan’ın? Merak fazla sürmüyor, kedi misali ölmüyorsunuz da: romanın akıcı dili ve merakı diri tutan anlatımı bir solukta okutuyor kendisini.

 

    Tek kusuru fazla aceleye gelmiş sonu ve her konuda söyleyecek bir sözünün olması. Özellikle de iki kadın arasındaki aşkın tasvirinin, Olga’nın güzelliği ve hissettiklerinin açıklanması fazlaca havada kalıyor, okura Mehmet’in hissettiği aşkın geçtiği gibi geçmiyor. Bunu büyük aşkı yaşayan Mehmet’in Rusça bilmediği için kendisinde eksik kaldığından satırlara da eksik geçtiğine yoralım ve sözü Eşkiya Baran’ın sözüyle bitirelim: “Doğru ya sevdanın karşısında ne önemi var hayatın!”

 

Okumaya yeni başlayan biriyseniz çok seviyor, kitap çok okur ve çok sever biriyseniz de gecenin kör yarılarına dek düşünüp sayfalarca eleştiri yazıyorsunuz ve yine de keyifli bir okuma günü geçirdiğiniz için yazara teşekkür ediyorsunuz.

 

Roman aşk, para, cinsellik, erkek-kadın ve çevresel ilişkileri, rejimler, savaşlar, bir dönemin yıkılıp yenisinin başlangıcı ve doğurduğu sorunlar, sancılar, parçalanan yaşamlar, geçmişin modasının asla geçmeyeceği, edebiyat, bilim, sanat, duygu ve duyular, hisler üzerine adeta özlü sözlerle, alıntılarla süslenmiş, hemen her konuda söyleyecek bir sözü var. Elimden geldiğince kırmızı kopya kalemimle bu satırların altını çizmeye çalıştım. Bazı cümlelerde kullanılan kitap, yazar ve roman kahramanı, yer-mekan-zaman isimleri yeni öğrenmelere kapı açar nitelikte. Aynı tekniği Livaneli Serenad romanında da yapmıştı. Sanırım Sunay Akın tarzı bu olsa gerek; zaten Serenad’ın sonundaki teşekkür yazısında ismi anılanlardan biri de Sunay Akın idi. Kitabın yayıncısı Doğan Kitap’a firki mülkiyeti bende saklı olmak kaydıyla bir öneri: romanın e-kitap olarak piyasaya sunulacak kopyasında bahsettiğim bilgiyi genişleten bu katkılı satırlar, isimler, yönlendirmeler tıklanabilir hale getirilmeli. O zaman okur etkileşimli bir okuma deneyimi yaşayacak, öğrenme anında gerçekleştiği için kitap ve yazarla bütünleşerek okuma eylemini zenginleştirecektir.

Livaneli Son Ada ve Serenad romanlarında sürdürdüğü bu satır içi “çok şey biliyorum, okudum, dinledim, gezdim, gördüm, ürettim sen de bil bunları, payın al bu satırlardan” oyununa yaratıcı yazar ekibi desteği sağ olsun Kardeşimin Hikayesi romanında da devam ediyor. Ufak anekdotlarla, küçük hikayelerle (Serenad’da Maximilian Wagner ağzından demokrasi dersi verilirken, Kardeşimin Hikayesi’nde Ahmet Arslan ağzından aşk, duygular, insanlar, tutum ve davranışları üzerine afili sözler söyleniyor, Son Ada romanında ise yazar ağzından isyan bayrakları açılıyordu hatırlarsanız) zenginleştirdiği bu açıdan bilgilendirici, toy okuru şaşırtıcı oyunu fazla oynamaması şart. Yoksa okurda “romana yataklık eden, fon oluşturan tarihsel bir olay ve bundan etkilenen iki aşık, bu olayın geleceği, günümüze ulaşması ve bir aşık, bir anlatıcı, bir araştırıcı… gibi belirli bir şablon bulmuş onun üzerine yazıp duruyor” hissi uyandırır ki, okuru soğutur yazardan ve o kadar çok iyi edebiyatçı var ki, kendisinin de romanında bahsettiği gibi kendisine sıra gelmez diyebilir. Bunu yine belirtelim ki Sunay Akın’ın İstanbul, Kız kulesi ve Nazım Hikmet’i birbirine en fazla 6 noktada bağlayıp birleştirmesi ve bu şekilde kitaplar üretmesine benziyor.

 

Ufak bir not: kitaptaki kediye üç kez şiddet uygulandı (hemşirenin sopayla dövmesi, köpeğin kovalaması, çocukların taşlaması, Ahmet’in komando bıçağı fırlatması) ve bilerek acı çektirildi. Aynı şekilde tek kusuru yarım akıllılık olup duygularını akıllı insanlar gibi mantıkla değil gelişmemiş dürtüleriyle yönlendiren engelli Muharrem’i baş kahramanın aşağılamasını çok yadırgadım. Özellikle de kedi! Tabii, genel olarak baş kahramanımızın herkese tepeden bakan davranışlarını saymıyorum, karakteri gereği öyleydi, hoş görüyorum.

Son Söz

Son beş yıllık üretimine baktığımız da Livaneli’nin anı ve köşe yazılarını derlediği kitaplar hariç üç romanını görüyoruz. Özellikle Orhan Kemal Roman Armağanına layık görülen alegorik ve fantastik bir dille yazılmış Son Ada romanı Serenad ve Kardeşimin Hikayesi’nin arasından sıyrılsa da Serenad7ın da hakkını yemeyelim: güncele ulaşamamış Karadenizin dibinde karanlıkta yatan bir konuyu gündeme alıp sürükleyici bir dille okura sundu, hem baskı sayısı olarak hem de yeni okur olarak çok sıfırlı sayılara ulaştı.

 

Yumuşak, akıcı ve bilgili üslubuyla Livaneli, Kardeşimin Hikayesi romanında kurgunun hayattan daha gerçek olduğunu, gerçeği kurguladığı ve unutmak istediği hatıralarıyla amansız bir aşk acısıyla örülü hikayesi olan yenilmiş, ama bu yenilgisini unutarak yaşayan ve her şeyi hatırlamayan hayattan gönülsüzce emekliye ayrılmış bir insanın hikayesini anlatıyor bir aşk cinayetinin arkaplanında.

 

Yine de okuyunuz, kaybedeceğiniz bir şey yok. Zira okumak güzeldir, yüce bir erdemdir!

 
Yorum yapın

Yazar 23 Ağustos 2013 in kitap

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Bisiklet Sevdası ve Özgür Yazılım

Özgür Yazılım hepimizin tutkunu olduğu bir öğe; öyle ki, birçoğumuz bu sayede tanıştı, birbirine destek oldu, arkadaşlıklar kurdu. Ancak yaşam sadece bilgisayarın içinde değil; asıl özgürlüğümüz yaşantımızda. İnsan sosyal bir varlık, üstelik düşünen de bir hayvan. Bu özelliğimizi sevmeli, sahiplenmeliyiz.

 

Benim Özgür Yazılım dışındaki tutkularımı sayarsak okumak, düşünmek, yazmak, gözlemlemek, çıkarsamalar yapmak, fotoğraf çekmek, bisiklete binmek, kütüphanecilik ve bilgisayar. Evet, okumak, düşünmek ve yazmak hâlâ vazgeçilmezim. Çünkü üretmeyi seviyorum ve yaratmak sanıldığı gibi inanılan görünmez varlığa mahsus değil, çünkü yaratmak sadece insana özgüdür. Eğer bunu inanılana bırakmış olsaydık dünya ikiliklerin dünyası olurdu.

 

Özgür Yazılım, bizlere güzel ve yaşanılası bir bilgi paylaşım ortamı sağlar. Bu ortamın belirli bir metrekare alanı olmadığı gibi derinliği de yoktur; belirlenen sınır paylaşıma açık bireysel ve paylaşılanlardan çıkartılan deneyim, yaratılan değerlerdir. Örnek verecek olursak Amarok 1.4 müzik dinleme uygulaması olgunluğa ulaştığına inanıldığı anda sonlandırılıp hayatına Amarok 2 ile devam etti. Fakat bu durumdan hoşnut olmayanlar bu duruma karşı gelip Clementine adlı Amarok 1.4 benzeri, hatta baz alan bir müzik yönetme ve dineme  uygulaması geliştirip Özgür Yazılım dünyasına sundular. Bir benzerinin de Gnome 2 projesi için yapıldığını bilmek gayet sevindirici: Mate ve Cinnamon.

 

Özgürlüğü, yaşamımıza içinde bulunduğumuz kapitalist düzende ne denli sokabiliyoruz, meçhul? Ancak hiç olmazsa biraz rahat nefes almak kendi deneyimlerimiz ve girişkenliklerimizle mümkün; bu ise sistemin dayattığı zorunluluk dışına çıkmakla gerçekleşebilen bir rüya. Burada benim karşıma düşünsel üretimden sonra bisiklet sevdası çıkıyor.

 

İnsan, kendi gücüyle ulaştığı hızı biraz zorladığı zaman ister istemez heyecanlanıyor; en bariz kanıtı uçağın kalkış anıdır. Bisiklet ile bir araba kadar hız kazanamayabilirsiniz, ancak onun kadar hızlı gidebilirsiniz; çünkü sizi engelleyen trafik karmaşası doğada yoktur. Sadece doğa vardır ve de heyecanınız.

 

Özgür bir spor olarak bisikletle uğraşmak tıpkı Özgür Yazılım kullanmaya benziyor; çünkü siz akmaya çabalayan ama sürekli olarak sıkışıp kalan, kendi pisliğini ve kirliliğini üreten bencil trafikten özgürsünüzdür. Unutmayın ki trafik kuralları sizleri de kapsamaktadır ve bunlar sizin özgürlüğünüzü kısıtlayabilir ama hayatınızı uzatacağı kesindir!

 

Çünkü bisiklet insana daha fazla hareket alanı ve kabiliyet sağlar. Örneğin arabanız ile ormanda birbirine yaslanmış ağaçların arasına giremezsiniz ya da sahile sıfır dalga seslerini duyarak arabanızı süremezsiniz. Ama bisiklet öyle değildir: kaportası da şoförü de siz olduğunuz, eni de en fazla 25 cm olduğu için girip çıkamayacağınız yer yoktur. Tek limit sizsiniz.

 

Özgür Yazılım kullanmak da kişiye farklı tatlar yaşatır; bunlardan en güzel ve en önemli olanı ise kullandığı yazılımın özgür, erişilebilir ve yüz binlerce göz tarafından hataya yer vermeyecek şekilde denetlendiğini ve sürekli iyileştirildiğini bilmektir. Başka yazılımlar ve işletim sistemlerinde olduğu gibi birkaç kişinin ya da üreticinin piyasa koşullarında daha fazla kâr etme amaçlı kısıtlı yeniliklerini beklemekle asla kıyaslanmayacak bir deneyimdir bu.

 

Üstelik her ikisinin maliyeti de sadece alt yapı ve donanımın başlangıcında mevcuttur; maliyetten çok size deneyim, başarı ve gelişim sunarlar. Nasıl mı? Haftalık sürüşlerinizi belli bir ortalamanın altında tutmayıp sürekli hale getirirseniz ve işten, okuldan yorgun geldim binemem bisiklete derseniz unutun gelişimi, stres atmayı ve sosyalleşmeyi; artık siz bir “pinekleyicisiniz.” Sürekli idman yaparsanız gelişim yolunuz açıktır ve hep biraz daha ilerisini isterken bulacaksınız kendinizi.. Merak etmeyin ben önceleri yol bisikletiyle başlamıştım, şimdi ise dağ, tepe, bayır, orman içinde arazi sürüşü keyfi yapıyorum; hızlı olmasa da dikkatli olmak eğlenceyi arttırıyor. Özgür Yazılım da ise mutlaka bir geçiş, toplanma merkezi dağıtım ile başlayan kullanıcı bir süre sonra her işi kendisi adına yapan, tasarruflanan dağıtımın kendisini sınırlayacağını kavradığı an mutlaka kullandığını sandığı dağıtımın kökeni ile tanışacaktır: tecrübe sabit Debian ve Ubuntu!

 

Aslında aklıma takılan bir soru da bu: Özgür Yazılım’ın uğraştırıcılığını kolaylaştıran seviyeye indiren dağıtımlar kötülük mü iyilik mi yapıyor? İyiliği yeni kullanıcı ve gönüllüler kazandırması açısından iyi fakat bu aynı zamanda diğer dağıtımların da çevresini kısıtlamıyor mu? Ayrıca bu kolaycılık ve hazırcılık bir tekelciliğe yol açabilir mi? Soru burada asılı kalsın ve cevapları biz düşünelim.

 

Bisiklet için ilk korku dengeyi her zaman sağlayamamak ve düşmektir; Özgür Yazılımda ise ilk korku X’in açılmaması ve siyah terminalde (tty1) yapayalnız kalmaktır. İkisi de deneyim ile atlatılacak şeylerdir ki, aklımızı geniş tutup öğrenmeye, çaba sarf etmeye alışmamız gerekir. Çünkü hiçbir şey kendiliğinden verilmez; insan özümser çevresini ve bilgiyi.

 

Kısaca bilgisayar tek uğraşınız olmasın, sosyalleşin. Her farklı adım sizi birbirine bağlayacak imkanlar sağlayacaktır; çok yönlü düşünmek bizi tahmin edemeyeceğiniz yerlere götürecektir. Yakın örnekler vermek gerekirse tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaş olarak purak önceleri Pardus kullanırken bir sıçrayış ile Debian kullandı ve baktı ki sınırlar var kendisi için Gentoo’yu kurcalayıp hakkını vererek kullanmaya başladı. Bunda etken tabii ki merak ile öğrendikleri ile aldığı mühendislik eğitimini (kendisi hep söyler bende mühendis tipi var zaten) birleştirmesi oldu. Şimdi ise Hadron GNU/Linux/BSD dağıtımını yaratmakla meşgul; lütfen destek verin ve sizler de bir şeyler öğrenin!

 

Son olarak: bisiklet bizin yoldaşınızdır, Özgür Yazılımda yareniniz, cananınız.

Değişiklik geçmişi:

  • 20111116 1. Sürüm

  • 20130822 2. Sürüm: Anlatım bozukluğu ve farklı şahıs kipi kullanımı olan cümleler düzeltildi; bazı yerlerdeki noktalama işaretleri kaldırılıp cümle olarak sonlandırıldı, anlam bütünlüğü kazandırıldı; kimi sözcükler silindi, yerine başkaları eklendi ya da eklenmedi.

 
Yorum yapın

Yazar 22 Ağustos 2013 in Özgür Yazılım, Bisiklet

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Belgeleriniz ne kadar özgür?

Belge Özgürlüğü denilen şey de nedir diye sormayın, zaten içinde yaşıyoruz. Hepimiz aktif bilgisayar kullanmaya başladığımız zaman içine girdik, ama yaşantımız basılı ilk yaprakla karşılaştığımız andan itibaren başladı.

Hızlıca konunun çerçevesini belirtmek için bir örnek vereceğim: İşyerinde kullandığınız ofis paketi uygulamasının aynısını evinizde de kullanmalısınız ki evde uğraşıp ürettiğiniz belgeler işyerinde çalışmak istediğinizde sorun çıkartmasın.

Şu cümlede geçen kalıp bile ne denli esir olduğumuzun kanıtı değil de nedir? “ofis paketi uygulaması” İşte belge özgürlüğü hareketi de bu noktada önem kazanıyor: ürettiğiniz bilgi, belgenin evrensel olarak her yerde sağlanmış ve eşitlenmiş koşullarda sorunsuzca erişilmesi, kullanılması ve yeniden üretilmesi.

Yazılım dünyasının tekeli kaynak kodu kapalı yazılım ve işletim sistemi üreticisinin (makale boyunca adı Pencere olsun, zira 8 sözcükten oluşan bir tanımlama bayağı uzun oluyor, makalenin vuruş sayısını arttırmanın anlamı yok) üretkenlik yazılımı pazarına hakim belge oluşturma, yönetme, saklama uygulaması birçok kullanıcının algısını da sabitlemekte, alışkanlık, tercih, tutum ve davranışlarını etkilemektedir. Üstelik zincirleme olarak. Hatta rahatlık kavramını bile!

Genişletecek olursak söylediklerimizi:

    • Özgür Belge Biçimi (open document format – odf) Tezinizi yazdınız, kaydettiniz ve yazdırıp teslim edeceksiniz; tezinizi bir e-posta ile baskı evine yolladınız. Ancak baskı evinden size yolladıkları cevapta ekte yer alan belgenin açılmadığı, yeniden yollamanız gerektiğini yazıyorlar. Şaşırıp yeniden aynısını yolladınız, hem de iki kez denetleyerek ve cevap aynı: “dosya açılıyor ama yazı yok, garip ve anlamsız şekiller var, siz bunun Türkçe yazıldığına emin misiniz?”
    • Çalıştığınız firmadaki yöneticiniz siz ve ekibin tüm üyelerine bazı saha araştırmaları içeren belgeler yolluyor ve mesai dışında evde de çalışmanız gerektiği için kişisel bilgisayarınızda mecburen Pencere firmasının ürününü kullanıyorsunuz.
    • Hazırlayacağınız sınav soruları görev yaptığınız okuldaki bilgisayarlara kurulu Pencere firmasının işletim sistemi ve ofis uygulamasına uyumlu olmalı, çünkü başka seçeneğiniz yok.

Yazılım dediğimiz konuda ne yazık ki son kullanıcısından mesleği bilişim olanlara dek görüşümüz aynı: somut olmadığı için neden para verelim? Para verip satın aldığınız bir uygulamanın kendi çıkarlarını düşünerek sizin tasarruf ve hareket alanlarını sınırlamasına karşı yükselen bir hareket olarak Özgür Yazılım (GNU, Free Software GNU GPL) buna karşı çıkar. Çünkü sizin satın alma özgürlüğünüzle satın aldığınız bir ürün sizi geliştirmeli, kısıtlamamalı (ustura ve katil ikilemi demeyin, farklı konular üzerindeyiz) ve üretkenliğinizi sürdürmeli.

Kaynak kodu kapalı yazılım üreticisi hem pazara hem standartlara hem de alışkanlıklara kısıtlamalar getiriyor. En basit şekilde üç örnekle bunu açıklamaya çalıştık.

    • Pazara hakim oluyor, çünkü yine kendi ürünü olan işletim sistemi her bilgisayarda zorla satılıyor,
    • Standartları belirliyor, çünkü inanılmaz bir ekonomi yarattığı için pazar payının sürekli büyümesi gerekiyor; bu da ancak evrensel standartların tek seçimli olarak dayatılması ile mümkün oluyor.
    • Alışkanlıklara kısıtlamalar getiriyor, çünkü pazar egemenlik, standartları belirlemek insanları beşikten mezara kendi ürünlerinin kullanıcısı yapıyor ve insanların tercihi tek seçimlik oluyor.

Belge Özgürlüğü ve Özgür Yazılımın kesiştiği noktalardan biri de özgürce dağıtma, kullanma, üretme, değiştirme hakkıdır ki, bunlar pazar, standartlar ve alışkanlıklar üzerine kurulmuş egemenliği yerle bir etmektedir. Çünkü böylesi bir ortam rekabeti sağlayacağı için kullanıcı yararına olacaktır: sürekli gelişim. Yazılım ücretli olabilir ancak kaynağı özgür ve erişilebilir, değiştirilebilir ve dağıtılabilir olmalı ve bu yazılım ile üretilmiş her bilgi, belge, veri, içerik telif hakkından arındırılmış yine aynı şartlara tabii olmalı: tek şart kaynağın belirtilmesidir ki, itirazsız hemfikir olunan tek şarttır.

Özgür Yazılım ve Belge Özgürlüğü hareketi üretkenliğimizi sürdürdüğümüz araçlarımızı ve somutlaştırdığımız belgelerimizi özgürleştirmek için imkanlar sunar ve mecbur olmadığımızı bizlere gösterir. En basitinden bugün son kullanıcı için basit kullanıma sahip kimi GNU/Linux dağıtımları üretkenlik uygulamaları ile gelmektedir:

    • LibreOffice, Calligra Suite, OpenOffice
    • Gnumeric, Abiword
    • basket, tomboy, gnote
    • okular, evince
    • Thunderbird, Evolution, Claws

Üretkenlik denildiği zaman aklınıza sadece belge oluşturmak ve hesap kitap yapmak gelmemeli; e-posta, haberleşme, takvim ve planlar, beyin haritaları, veritabanı oluşturmak vs… hepsi bu kavramın içinde yer almaktadır. Üretkenlik uygulamaları ile oluşturduğunuz tüm belgelerin özgürlüğü ise ancak kullandığınız uygulama ve işletim sistemi sayesinde sağlanacaktır, tabii sizin özgürlüğünüz de.

Yazılım ve belgelerin özgürlüğüne düşman kaynak kodu kapalı yazılım üreticisi Pencere, Elma firması ve rakiplerinin piyasaya egemenliklerini pekiştiren bir diğer unsur korku ve alışkanlıkların, tutum ve davranışların zor değiştiriliyor olmasıdır ki, korku aslında hepsini tetikler.

Peki, ne yapmalı? Gözünüz karaysa zaten Özgür Yazılım dünyasına Ubuntu, Fedora, Open SuSE gibi dağıtımlarla adım atacaksınız. Ancak mecburiyetten dolayı bir çekinceniz varsa (korku yok artık, merak var) kaynak kodu kapalı işletim sisteminiz üzerinde yukarına saydığımız Özgür Yazılım uygulamalarını kurup deneyebilir, karşılaştırabilir, fark ve rahatlığını gözlemleyebilirsiniz.

Unutmayın ki hata değil uyumsuzluklarla karşılaşacaksınız ki, bu gayet normal: çünkü, artık piyasaya hakim olan kaynak kodu kapalı yazılım ve işletim sistemi üreticisi Pencere ve Elma firmalarının standartlarını, dahası sizin ve çevrenizin etrafında ördüğü duvarları yıkmaya çalışıyorsunuz. Bu yüzden her zaman kullandığınız masrafları hesaplama şablonunuzda birkaç hazır kutucuk sağa sola kaymış, formüller hücreleri şaşırmış, rapor belgenizin üst yazısı sabit genişlikten sapmış olabilir; sakın yılmayın ve düzeltin, uğraşın ve özgürlüğün tadını çıkartıp oluşturduğunuz belgenin

    • sadece size ait olduğunu,
    • tam erişim yetkinizin olduğunu,
    • paylaştığınız zaman her yerde eşit şekilde erişilebilir ve tam uyumlu olduğunu,
    • rekabet olsa dahi bunun bağımsızlığı sürdüren özgürlükçü bir yapıda olduğunu,
    • kullanırken, geliştirirken ve üretkenliğinizi gerçekleştirirken herhangi bir sınırlamanın olmadığını bileceksiniz.

Anket:


 

Lisanslar:

Makalenin tüm içeriği GNU/GPL 3 ve Creative Commons (by-nc-sa) ile lisanslanmış olup içeriği haber verilmek ve yeniden GNU/GPL ve Creative Commons (by-nc-sa) ile lisanslanmak koşuluyla kopyalanabilir, düzenlenip değiştirilebilir, atıfta bulunulabilir, yeniden dağıtılabilir.

GNU Genel Kamu Lisansı sürüm 3′ün gayri resmi Türkçe çevirisi için Pardus Viki ekibine teşekkürler: http://tr.pardus-wiki.org/GNU_GPL_%28Genel_Kamu_Lisans%C4%B1%29_S%C3%BCr%C3%BCm_3_Gayr%C4%B1resm%C3%AE_%C3%87evirisi

Creative Commons (by-nc-sa): Bu lisansa sahip eseri kopyalayabilirsiniz, üzerinde değişiklik yapıp yenisini üretebilirsiniz. Sağlanması gereken üç şart var. İlki, eserin tüm kopyalarında eserin ilk sahibinin belirtilmesi. İkincisi, eserin hiçbir kopyası ya da eserden üretilmiş yeni eserlerin hiçbirisinin ticari ortamda kullanılmaması. Üçüncüsü, eserin tüm kopyalarında ya da eserden üretilmiş yeni eserlerde de aynı lisansın kullanılmaya devam edilmesi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Creative_Commons

________________
1. sürüm, 20130313

2. Sürüm, 20130820, makaledeki kimi vurgu yerleri düzenlendi.

 
Yorum yapın

Yazar 20 Ağustos 2013 in Özgür Yazılım

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet, kask kullanımı ve de Türk İnsanı

İyi bir bisikletin fiyatı (karne hediyesi olanlardan bahsetmiyorum) 1500 liradan başlayıp 20000 lira ve daha fazlası arasında olabiliyor. Şaşırmayın hemen, bisikletler de motorlu taşıtlar gibi: kullanım alanı ve üzerindeki donanımlar değiştikçe fiyatı da doğru orantılı bir şekilde yükseliyor.

Mesela ben 2012′de aldığım bisikletim Salcano NG030 SLX için için 1810 lira ödemiştim, sevgilim için aldığımız 2013 model TREK Elite 8.5 için de 2600 lira ödedik. Örnekler çoğalır, özellikle ithal bisiklet markalarının fiyatları uçuk olabiliyor ama parası değer.

Değinmek istediğim nokta 3000 liralık bisiklet alan kişinin güvenlik için para vermemesi, gereksiz görmesi. Bahsettiğim şey öncelikle “kask“, sonrasında ise kilit ve akşam sürüşü için gerekli olan aydınlatma ve fark edilme, ikaz ışıkları…

Padalşörler Bisiklet Grubu Likya Bisiklet Turunda (Nisan 2013) bu noktadan inerken, kask takan bir arkadaşımız kontrolü kaybetti ve takla attı. Ancak Allahtan değil KASK TAKTIĞI için bir şey olmadı, sadece ufak sıyrıklar eve doku ezilmesi. Aynı şekilde Malatya Bisiklet Festivalinde (Haziran 2013) arkadan araba çarptı ve kafa üzeri sağ yanına düşüp sürüklendi; kafasında kask vardı. Son olarak da ben Maltepe sahilindeki bisiklet yolunda dengemi kaybedip yere düştüm ve yine kafamda kask vardı…

kask takmış bir sürücüKaskını takmış sürüşe hazırlanan İstanbullu bir Pedalşör

Dünyanın parasını verdiğimiz bisikletimizi ve anne babamızın, arkadaşlarımızın emeği kendi canımızı korumak için böylesine düşüncesizce eylemlerde bulunmak ve devam ettirmek saçmalıktır. Bisiklet kültüründen ziyade kişinin kendisini önemsemesi, düşünmesi sorunudur güvenlik donanımları kullanmak. Üstelik kask alacak param yok bu yüzden takmıyorum, kullanmıyorum demek ise tam anlamıyla işgüzarlıktır, ukalalıktır. Böyle düşünen varsa ev adresini yazsın bir de bisikletli fotoğrafını, kask alıp kendim yollayacağım kendisine.

Ancak Türk insanının asırlardır süregelen özelliği “götünden kan gelmezse doktora gitmemek” öyle bir işlemiş ki içimize yenemiyoruz. İlla bir kaza geçirip kafamız gözümüz yarılacak, pekmezimiz akacak, kolumuz kırılacak, sakat kalacağız ondan sonra kask alıp kullanacağız!

Kask fiyatları markalara ve özelliklerine, kullanım alanlarına göre değişiklik gösteriyor. En ucuz 50 liraya bulabilirsiniz. Benim tercihim PROWELL ve ekibimizdeki birçok arkadaşın LİMAR, BELL, GİRO, UVEX, SEDONA. Kask nereden bulunur diye sormayın, mahalle bisikletçinizde bile vardır mutlaka, daha çok seçenek için mutlaka büyük ölçekli bir mağazaya ya da bulunduğunuz şehirdeki bisiklet çarşısına gidin.

KASK: Kaza Anında Sizi Korur! Nasıl en başta emniyet kemeri ve hava yastığı sizi hayata bağlar, kask da kaza anında başımızdan alacağınız darbelerden sizi korur. Yoksa neden fabrikalarda, şantiye ve inşaat alanlarında, hatta Gezi Parkı Direnişinde insanlar kask, baret takıyorlar?

Broken-Helmet-Cwm-Carn-Crash

Kaza esnasında görevini yerine getirmiş kask.

Kask takıp güvenlik önlemlerini almış bir sürücü bisiklet sporuna, kültürüne, insan yaşamına ve kendisine değer veriyor demektir.

Lütfen kask ve diğer güvenli sürüş donanımlarını fazla masraf olarak görmeyin, onlar sizin hayatınız için zorunlu ihtiyaçtır. Her şey yeniden elde edilebilir zamanla, parayla; ancak sağlığınız ve hayatınız asla!

Kask takmadan bakkala bile gitmeyin!
KASK sizi hayata tutundurur.

Yararlı siteler:

1) http://www.helmets.org/crashes.htm

2) Bisiklet kazaları ve kaza esnasında parçalanmış görevini yerine getirmiş kask fotğrafları

 
4 Yorum

Yazar 17 Ağustos 2013 in Bisiklet

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Bisiklet Sürerken Dikkatli Olunması Gereken İstanbul Semtleri 2. Kısım

Trafik içinde bisiklet sürmek hem tehlikeli hem de keyif veren bir sürüş değil: pis hava, gürültü, araç ve insan kalabalığı, sürücülerin kabalığı vs… Nerede olduğunu hatırlamasam da tecrübe sabit bir araştırmada araç sürücülerinin yan ve dikiz aynasından sadece dört tekerlekli araçları fark ettiklerini motosiklet ve bisikletlileri umursamadıklarını okumuştum. Doğru tespit!
 
Beşiktaş Meydanından Eminönüne dek sahil yolundan bisiklet sürmek kelle koltukta gitmek demek! Seçeneksiz bir yol olduğu için mecburen kullanılıyor ki bu trafik çilesini çekmemek için motorla Üsküdar’a oradan da motor-vapur-feribot fark etmez Eminönüne geçtiğimi bilirim. Neden mi?
  • Barbaros Bulvarından yokuş aşağı otobüs, minibüs ve azgın taksiciler arasından geçip bir şekilde Beşiktaş Meydana indiğinizi varsayıyorum; tebrikler!; buradan Akaretlere oradan da İnönü Stadına geçmeniz büyük çile. Zira bu yol üzerinde hem iskeleye hem Taksime dönüşler olduğu için araç trafiği de fazla.
  • Kabataş’tan Tophaneye dek olan kısım da yine iskele var ve bu sefer yolu daraltan bir de hafif metro. Tamam metroya karşı değiliz ama metronun Beşiktaş’a dek uzanamamasına karşıyız; bu haliyle metro eksik etek kalmış!
  • Kabataştan – Karaköy’e dek yol gittikçe daralıyor ama yapacak bir şey yok, çünkü değil bisiklet yolu kaldırım dahi yok hem de yerel yönetimde göz yok!
  • Tophaneye vardığınız zaman yapmanız gereken ilk şey nargilecilerin bulunduğu ara sokaktan içeri girip devam etmek; bu yol ana yol trafiğinden uzak sizi Karaköy iskelesine dek götürecektir, hem geliş hem de gidiş yönünden.
  • Karaköy tam bir karmaşa! Eminönü, Beşiktaş, Taksim, Okmeydanı yol bağlantıları burada araç seli olup akarken iskele ve hafif metrodan, semtin turistik öneminden ötürü yaya trafiği de fazla, hatta araçlardan bile! bu yüzden Karaköyden Eminönüne dek araçlardan çok yayalara dikkat etmek gerekiyor.
  • Galata Köprüsü de tam bir karmaşa: seyyar satıcılar, küçük esnaf insanları, amatör balıkçılar, durup fotoğraf çekenler, araçlar, taksiler, İETT ve turist otobüsleri… İnanın bir bisikletli burada en son istenecek kişi.
  • Eminönünden Sirkeciye doğru ne yazık ki ber trafik aktığı pek söylenemez, daha çok duran araçlar var! Hafif metro ve vapurlara inen binen yayaları da hesaba katarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Eski yapılaşması ve tarihi-turistik değeri nedeniyle Beşiktaştan Eminönüne dek olan sahil şeridinde dar yollar bizim kaderimiz: hem tarihi ve turistik değeri hem de ticari değer olarak neredeyse bu noktalarda yerel yönetimin eli kolu bağlı. Tabii buralar park filan olsaydı dozerler yürür anında yollar binalar alışveriş merkezleri yapılırdı ama ne yapalım ki zamanında gelen dikmiş camii, kilise, iskele, han, pasaj, dükkan bize de ne yaya kaldırımı kalmış ne de geniş yollar.
 
Kısaca bu şeritte bisiklet yolu hayal! Siz siz olun püfür püfür deniz havasını içinize çekeceğiniz 45 dakikalık şu yolu izleyin illa Beşiktaştan tarihi yarımadaya geçecekseniz: motorla Üsküdara, sonra yeniden motor, vapurla Eminönüne geçip hem trafiği atlatın hem de zehirli gazlar solumaktan kurtulun.
 
 
Bu yol hangi yol diye merak edenler varsa eğer: Barbaros Bulvarından Beşiktaş Meydan, Akaretler, Kabataş, tophane, Karaköy, Galata Köprüsü, Eminönü, Sirkeci, Yenikapı
 
Yorum yapın

Yazar 16 Ağustos 2013 in Genel

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet Sürerken Dikkatli Olunması Gereken İstanbul Semtleri 1. Kısım

Bu yazı son bir hafta içinde trafik terörüne kurban verdiğimiz bisikletli arkadaşlarımıza adanmıştır.
Bisikletli_Olumleri_Dursun
Üsküdar ve semtleri
Üsküdar İskelesinden günün her saati, özellikle hafta içi iş çıkışı ve tüm hafta sonu uzak durun. Mümkünse ara sokakları kullanın. Mesela Halk Caddesini tırmanıp Karacaahmet Mezarlığından yokuş aşağı Kadıköy’e girin. Tamam rampa çıkmak herkes tarafından sevilen bir iş değil ama trafikte helak olmak, sinir harbi yaşamak istemiyorsanız rampayı çıkacaksınız. Zira, rampa tırmanmak bisikletçinin birinci vazifesidir.Üsküdar İskelesi günün her saati taksi, dolmuş işgali altında; özellikle taksiler trafiği arap saçına çeviriyor. Sağına salona bakmadan, yaya geçidi kullanmadan yolun ortasından, bariyerlerin üzerinden geçen  trafik ışıklarına doğuştan muhalefet yayaları saymıyorum bile. Ola ki bu cehennemden sağ salim çıktınız sizi Harem’e dek sahil yolu işkencesi bekliyor.Hafta sonu Üsküdar – Harem arasındaki yol üzerinde Kız Kulesi manzarasına bakıp aşk yaşayan ergen olsun olgun olsun her türlü aşığın uğrak mekanı. Dolayısıyla hem daracık yola park eden araçlar hem manzaraya konuşlanmış mekanlar(ın) vale terörü hem kocaman IETT otobüsleri hem de göt kadar yolda agresif sürüş yapanlar ve bitmedi sarı dolmuş ve minibüsler yüzünden bu yolu kullanmak işkence!üsküdar_sahil_yolu

Harem’den Kadıköy’e giriş nispeten kolay. Aman dikkat. Kadıköy’e yol veren GATA’nın arkasına çıkan zorunlu istikamette metro çalışmaları olduğu için her an karşınıza iş makinası, kamyon çıkabilir.

Gizli tehlike ise GATA’dan çıkıp Kadıköy’e yol veren Haydarpaşa Köprüsü inişinde. Bu yokuştan hızla rüzgarı teninizde inip Kadıköy’e girmek gerçekten çok güzel ama bu dediğim çok fantastik bir eylem, yapabilmeniz için sabahın kör saatinde sürmeniz gerekiyor. Siz siz olun ne bu kör vakitte ne de diğer saatlerde bu yokuştan aşağı kontrollü olsun olmasın hız yaparak inmeyin. Çünkü aşırı hız sizi ölüme götürür. Hız nedeniyle yapacağınız olası bir kazada atacağınız taklalar sizi hızla akan otobüs, minibüs, dolmuş taksi trafiğinde parçalara ayırır. Aman DİKKAT!

Gelelim Anadolu Yakasının Üsküdar’dan başlayıp boğazı dolanan daracık sahil yoluna. Haliyle bu yolun denize sıfır kısımları ile yolun üzerinde kalan yerler yalılardan bozma iş merkezleri ve eğlence mekanlarıyla kaplı olduğu için yol değil bisiklet sürüp araç kullanmak yayalar için bile işkence! Zira yol kimi noktalarda o kadar daralıyor ki kaldırım dahi varla yok arasında. Bunun üzerine birde eğlence mekanlarının otopark olarak parsellediği kaldırımları da hesaba katınca trafiğin neden kilitlendiğini anlarsınız. Zaten akan trafik belirli noktalarda kilitleniyor: restoranlar, Çengelköy ve lokmacılar, Kanlıca iskelesi… Şimdi anladınız mı bu yollarda neden bisiklet yolu yok, yaya kaldırımı yok? Çünkü belediyecilik anlayışı sadece otoyol yapmakla sınırlı yerel yöneticilere oy veriyoruz!
Almanya Bonn Kentinde bir bisiklet yolu
Fotoğraf Türkiyeden değil. Bisikleti bir yaşam kültürü olarak kabul eden Almanyanın Bonn kentinden.
Çengelköy’de hafta sonu kahvaltısı sefası sürmek isteyen ilişki pekiştirici çiftlerimiz kendileri boğazda huzur bulurken trafiği de çileye dönüştürüyorlar: yayalar, bisikletliler ve kendileri gibi arabalar. Aynı şey Kanlıca’nın içinde geçerli: pembe özelliğinden uzak endüstriyelleşmiş yoğurduna koşanların yarattığı trafik de çekilmez oluyor.
Özetle…
Neticede hafta sonu turlarını Riva, Alibahadır, Polenezköy, Anadolukavağı, Alemdağ Ormanları taraflarında yapan bisikletlilerin mecburi istikameti Üsküdar üzerinden sahil yolunu takip ederek Beykoz’dur; trafik işkencesi ta ki sahil bitip de içeriye, Beykoz’un Akbaba Köyüne girince son bulur.
Dar yollarda yanınızdan kıl payı geçen arabalar saygısız oldukları gibi dikkatsizler de. Hepsinin davranışı aynı: yol sadece onlara aitmiş gibi sürdükleri için bisikletlileri grup halinde sürseler bile umursamıyorlar, taciz ediyorlar. siz siz olun mutlaka kask takın ve adam akıllı kullanın, başınızda yarım yamalak takılı kalmasın, aydınlatma ve ikaz lambalarınız güneş batar batmaz açık olsun, üzerinizde akşam sürüşleri için ışık yansıtıcı yelek giyin.
Bu yol nedir ne değildir, neresidir diye merak edenler için: http://www.strava.com/activities/70468760
uskudar_sahil_yolu_harita
Gelecek yazıda Beykoz sahil yolu ve sırtları, Ortaköy’den Sarıyer, Beşiktaş-Karaköy-Eminönü, Kadıköy-Tuzla yollarını ele alacağım.
Pazar günü eyleme katılmayı unutmayın!
Twitter’da #BisikletliÖlümleriDursun etiketi ile sesinizi duyurmayı da unutmayın!
Tolga_Beğenir
 
2 Yorum

Yazar 15 Ağustos 2013 in Bisiklet

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
pedalşörler

daima bisiklet!

fadike'nin not defteri

Hayat ve Bisiklet

medium / media

medya/iletişim sosyolojisi; medyanın/iletişimin ekonomi politiği

caner çelik || elsanin mecnunu

NON FVI - FVI - NON SVM - NON CVRO

Okuyup dinlediklerim, sürüp de gezdiklerim hakkında

Santoso Antonius' blog

to life is to serve and spread faith, love, and hope

AÇIK GÜNLÜK

Aklınızı, kalbinizi açın. Belki gerçeği keşfedersiniz.

Onur'un Not Defteri

Okuyup dinlediklerim, sürüp de gezdiklerim hakkında

burak@unix~$

Okuyup dinlediklerim, sürüp de gezdiklerim hakkında

bluzz.net

weblog

Kelam

İlim bir nokta idi. Onu cahiller çoğalttı. Hz.Ali

burak@unix~$

~bilgisayar üzerine garip deneyimler~

d(¬,¬)b

GNU, Linux, Arch, Matematik, Fizik

umutkubrick

Just another WordPress.com site

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 566 takipçiye katılın